» Avrupa Birliğinin Beşinci Genişlemesi 2

Yayinlanma Zamani: 2011-12-07 01:35:00





Eski üyeler, sadece maddi çıkarlara dayalı bir yol izleyemezlerdi; aynı zamanda, uygunluk (appropriateness) meşruluk ve ahlakilik, akrabalık görevi gibi değerlerle de sınırlandırılmışlardı. Sürecin, duygusal, normatif ve ideallerle ilgili bir boyutu da vardı. Söylemsel tuzaklanma, inşa edici kurucu  değerlere, normlara ve artık ritüelleşmiş topluluk söylemine göndermeler yaparak ilerledi; gönülsüzler de bu ilerlemeyi göz ardı edemediler (Schimmelfennig, 1999). Başlangıçtan beri, Avrupa Entegrasyonu, Avrupa çapında liberal‐demokratik devletler topluluğunun ortaya çıkması olarak meşrulaştırılmıştır. Dolayısıyla, genişleme taraftarı olan aktörler, norm bazlı argümanın uygulanmasının, AB’nin ‘kurumsal siyasi meşruluk standardı’ ile uyumu gereği olduğunu şiddetli bir şekilde ileri sürdüler. Bu söylem,  zamanla, genişlemeye karşı muhalefeti büyük oranda “susturmuştur” (Higashino, 2004).


Milli çıkarlar ve güç değerlendirmeleri perspektifinden bakıldığında, AB genişlemesi
gizemli değil, basittir. Üye ülkelerin liderleri, uzun dönemde ekonomik ve jeopolitik
çıkarlarına olduğu için yeni adaylara evet demektedirler. Kısa vadede orantısız
bir şekilde maliyetlerin çoğunu karşılamak zorunda kalacak çıkar gruplarının buna
karşı çıkması sonucu değiştirmemektedir çünkü geçmişteki bir bütün olarak AB’nin
çıkarına olan bütünleşme çabalarının eşit şekilde dağıtılamayan maliyetleri konusu
nasıl çözüldüyse (pazarlıklar ağı); AB bu sefer de, sorunu çözecekti. Bu genişleme
sonucu zarara uğrayacağını düşünen mevcut üyeler için de geçerli olmuş, diğer
alanlarda (örneğin bölgesel politika aracılığıyla) tazmin edilecekleri garantisiyle
rızaları sağlanmıştır. Adaylar açısından da ekonomik ve jeopolitik geride bırakılmanın
getireceği belirsiz ve belki de felaket boyutlarına varacak maliyetlere kıyasla
önlerine konulan maliyetler fazla değildi (Moravcsik ve Vachudova, 2003).
MDA ülkelerine yönelik AB politikasını şekillendiren önemli faktörler konusundaki
teorik tartışma şiddetli bir şekilde devam etmekteydi. Temelde AB politikasının
ekonomik güvenlik ve istikrarla ilgili kaygılar doğrultusunda şekillendiği kabul
edilmelidir. Bölge bariz bir şekilde siyasi istikrarsızlık riskiyle karşı karşıyaydı ve bu
riskin gerçekleşmesi halinde AB’nin kendini bundan soyutlaması beklenemezdi.
AB’nin elindeki enstrümanları kullanarak risk’ten kaçınması ve istikrarı desteklemesi
beklenmekteydi.
AB genişlemelerinde kural olarak eski üyelerin kendilerinden siyasi ekonomik ve
kültürel açılardan dikkat çekecek şekilde farklı olan adaylara karşı rahatsızlık duyduğu
görülebilir. Bu açıdan 1980’lerdeki Yunanistan, Portekiz ve İspanya genişlemesine;
doksanlardaki, kuzey ülkeleri ve Avusturya’yı içeren genişlemeye göre
daha fazla muhalefet olmuştu. Benzer ülkeler, ekonomik açıdan yük getirmeyecekleri
için daha kolay kabul edilmişlerdi. Kurucu üyeler açısından, Avrupa projesi,
birbirine benzeyen, benzer şekilde hisseden, ortak çıkarları korumak için, ortak
hareket eden insanları bir araya getirmeyi amaçlamaktaydı (Further Enlargement,
2006: 18).
Bölgesel bütünleşme, evrimsel bir süreç olarak ortaya çıkmıştır. Geçen yaklaşık
50 yıl içerisinde AB, altı ülkeyi içeren ticaret odaklı bir rejimden, parasal, çevresel yapısal ve diğer pek çok politikaları içeren, 27 üyeli kıtasal bir siyasaya evrilmiştir.
Bu süre içerisinde nüfusu üç kat artmıştır (Hooghe ve Marks, 2008). Genişleme
öncesinde ve sürecinde dile getirilen sorulardan biri de Avrupa siyasal sisteminin
patlamadan ya da anlamını yitirmeden daha ne kadar çeşitliliğe [genişlemeye]
dayanabileceğiydi. Daha sıradan sorular da, Avrupa kurumlarının bir tıkanmaya
maruz kalmadan hangi hızda yeni üyeleri entegre edebileceği ya da üye ülkelerdeki
vergi verenlerin kendilerinden daha fakir, kulübe üye olmak için can atan Avrupalılar
yararına ne kadar ödemeye razı olduklarıydı (Tsoukalis, 2006).
Genişlemeye karşı çıkan elit ve kamuoyu kesimlerinde, AB’nin gittikçe daha heterojen
bir hale geldiği ve genişlemenin sınırlarına gelindiği, bir noktada uzunca bir
süre dinlenilmesi gerektiği hissi yaygındı. Buna rağmen, beşinci genişlemenin gerçekleşmesi,
AB’yi biraz daha karmaşık bir hale getirmiştir. De Neve’nin (2007)
sağladığı Şekil 1’de bu durum görülmektedir.

 

AB Bütünleşmesinin 2007’deki Durumu

 

Kaynak: De Neve (2007: 507).
Şekil 1. AB Bütünleşmesinin 2007’deki Durumu

Beşinci genişleme sıkça, yeni üyelerin ekonomik gelişmişliği ve yapısı gibi yönlerden
1980’lerdeki güney genişlemesine benzetilmektedir. Topluluğun sulandırılması
korkusu, malların dampingi, fakir ve işsizlerin kitle göçü gibi korku hikayeleri,
önceki güney genişlemesinde de vardı. Örneğin Fransızların kafasında İspanyol
domates yetiştiricisi korkusu vardı. Beşinci genişlemede bu figürün yerine, korkuları
kaşımak için, muhayyel ‘Polonyalı tesisatçı’ ortaya atılmıştır. Tsoukalis’e göre,
“korku tacirleri” geçmişte de şimdi de “yalancı” çıkmışlardır. Buna karşın beşinci
genişlemenin AB için daha az uygun zamanda gerçekleştiği söylenebilir.
1980’lerdeki genişlemede üye olanlar, ekonomik açıdan mevcut üyelere daha
benzerdi; kesintiye uğramış da olsa demokrasi ve piyasa ekonomisi tecrübesine
sahiplerdi. Beşinci genişlemede üye olanlara kıyasla, daha önceki genişlemelerde
üye olan ülkeler, hukukun üstünlüğü, demokrasi, etkin yönetim yürütme ve hukuk
sistemleri içeren “tatmin edici modern sistemlere” sahiplerdi. Bir fark da, beşinci
genişlemenin çok sayıda üye alınarak büyük patlama şeklinde olmasıdır. Bu bakış
açısına göre, doğu genişlemesi, katılan ülkelerin sayısı, refah düzeyi ve bölgenin
büyüklüğü bakımından öncekilerden oldukça farklıydı (Tsoukalis, 2006).
1973’te, Danimarka, İrlanda ve İngiltere’nin üyeliği, oransal olarak beşinci genişlemeden
daha fazla insanı topluluğa katmıştı.3 Yunanistan (1981) İspanya ve Portekiz’in
(1986) üyelikleri de ortalamaya göre oldukça düşük gelirli ve kırılgan demokrasilere
sahip ülkeleri o zamana kadar görece olarak daha homojen olan topluluğa
katmıştı. Avrupa ekonomik bölgesi sayesinde Birliğin ekonomisine oldukça
entegre olmuş, yük getirmeyen, gelişmiş, benzer kültürlere sahip Avusturya, Finlandiya
ve İsveç’in 1995’teki üyelikleriyse görece olarak oldukça sorunsuz gerçekleşmişti.
Çeşitli gözlemciler, değişik faktörlere vurgu yaparak üye olma isteğini açıklamaya
çalışmaktadırlar. Bunlardan birine göre, güçlü sektörler, hükümetleri üyelik için
ikna ederken, karşıt görüştekiler, esas nedenin, örneğin, küreselleşmeye adapte
olmak için içilmesi gereken acı reçetelerin halka üyelik yükümlülükleriyle açıklanması
gibi, hükümetlerin tercihlerinde yattığını belirtmektedir (Schimmelfennig ve
Sedelmeier, 2002).
Normlar eski üyelerin sadece hareketlerini kısıtlamıyor aynı zamanda onların dünya
görüşlerini ve tercihlerini de şekillendiriyordu. Genişlemeyle ilgili eylemlerin
evrensel değerlere dayanması gerekiyordu. Diğerlerine makul gelen gerekçeler
olmalıydı. Dolayısıyla, örneğin üyelik kriterini dine dayalı bir hale getirmek kabul
edilemezdi. Genişleme için, pragmatik, etik‐siyasi ve moral manevi ahlaki argümanlar,
mantıklar kullanılabilirdi. Pragmatik argümanda sonuç odaklı bir yaklaşım vardır ve sonuçların aktörler için faydalı olacağı argümanı ileri sürülür. Etik siyasi argümanda yapılanın meşruluğu, o toplumca paylaşılan desteklenen bir dizi değerle
açıklanır. Moral manevi ahlaki argüman ise bunların ötesinde bir evrensel adalet
anlayışına veya ‘iyi hayattan’ ne anlaşıldığına bağlıdır. İlk yaklaşım sonuç odaklı
olup diğerleri uygunluk, doğruluk odaklıdır. Bu üç mantığı, fayda değerler ve haklar
belirler. enm.blogcu.com.Fayda belirgin problemlere ve ikilemlere etkin çözüm arayışlarına, değerler iyi hayat anlayışına dayanır. Haklar da tüm taraflar tarafından adil görünen prensipler dizinine dayanır. AB bu üç mantığı da kullanmak zorunda kalmıştır.
Adaylar, demokrasiye geçmek isteyen, gadre uğramış kuzenler olarak, üyeliğe
hakları olduğunu iddia ederken, AB’yi sadece problem çözen bir aygıttan daha
fazlası yapan normlara da gönderme yapmış ve üyelik müzakerelerinde adil bir
tutum talep etmişlerdir. Mevcut üyeler de, kendi koydukları temel kurallara ve
normlara uyma gereği hissetmişlerdir. Bu aynı zamanda kısa vadeli çıkarlarına
karşı bile olsa güvenilirlik ve saygınlık gibi önemli hasletlere sahip olmanın bir gereğiydi
(Sjursen, 2002).
Genişlemede bireysel ülke stratejileri de etkili olmuştur. En önemli faktörlerden
birisi de özellikle Fransa’da belirgin olan göreli güç kaybı kaygısıydı (Font 2006).
Başlangıçtan itibaren, sonuçta, çevredeki ülkelerin de genişlemeden en az baskın
aktörler kadar hatta daha fazla çıkar sağlayacağı beklense de, genişlemeyi esas
olarak çekirdek üyelerin, özellikle en güçlü olanların tercihleri şekillendirmiştir
(Moravcsik ve Vachudova, 2003). Büyüklerden, Almanya ve İngiltere farklı sebeplerden
de olsa genişlemeyi sistematik olarak desteklemiştir.
Moravcsik ve Vachudova’ya göre (2003) , hem AB bütünleşmesinin hem de genişlemenin
şekillenmesi, ekonomik çıkarlar başta olmak üzere, milli çıkarların4 kesişmesi
ve üyelerin göreli pazarlık gücüyle açıklanabilir. Hükümetler güçlü üretici
sektörlerin çıkarlarını maksimize etmeye çalışmışlardır. Genişlemenin kendilerine
orantısız bir şekilde çeşitli maliyetler yükleyeceğini veya çeşitli Birlik imkânlarından
daha az faydalanacaklarını gören üyelerin korkuları, AB’nin kendine özgü bir müzakereler
ve yeniden müzakereler ağı olması; eş deyişle, genişleme sonucunda
beklenen, bir alandaki kayıpların, diğer alanlarda telafi edebilecek esnek bir yapıya
sahip olması sayesinde aşılabilmiştir.
Tarihsel ve Duygusal Boyutlar: Büyük ve karmaşık tarihsel süreçlerin aslında ne
anlama geldiği üzerinde yeterli konsensüsün oluşması her zaman mümkün olmadığı
gibi bazen da oldukça uzun süreler gerektirmektedir. AB’nin oluşması ve evrimi
de böyle tarihsel önemi olan süreçlerden birisidir (Gilbert, 2008). Beşinci genişlemenin
çeşitli açılardan tarihsel boyutları olduğu ve tarihsel bir döneme denk  geldiği hissi yaygın olarak dile getirilmiştir. Örneğin Kok Raporuna göre, Orta ve
Doğu Avrupa ülkeleri çeşitli dönemlerde doğu ve batıdaki büyük komşularının
yayılmacı politikalarından muzdarip olmuştur. AB’ye katılma talepleri onların hızla
değişen bir Avrupa’da kendilerini hür ancak herhangi bir dayanaktan yoksun bir
şekilde bulma korkularını yansıtmıştır. Daha güvende olmak için AB’ye ve ayrıca
NATO’ya katılmak istemişlerdir (Kok, 2003). Davies’e (1996) göre de, benzer şekilde,
Doğu Avrupa’nın hem Nazilerce zulme uğradığı dönemde hem de Stalin tarafından
“hoyrat” bir şekilde Avrupa’dan koparılmasında, Batı Avrupalı güçler üzerlerine
düşeni yapmadıkları için bu bölgedeki uzak kuzenlerine karşı suçluluk duygusu
içinde olmaları gerekmekteydi. Genişlemeye “hayır” denmesi durumunda,
doğal olarak bu suç katmerleşecekti.Orta Avrupa’da, Milan Kundera gibi entelektüeller
de, Batı Avrupa’nın gadre uğramış kuzenlerine karşı tarihi bir görevi olduğunu
dile getirmişlerdir. Rusya Federasyonu, tahmin edilemeyen bir yol seçtiği
için, ne zaman son bulacağı belli olmayan bir fırsat penceresinin değerlendirilmesi
de tarihi bir sorumluluk olarak görülmekteydi.
Aday ülkeler arasında, arkada kalma korkusu olduğu için, Merkezi Avrupalı adaylar,
Milan Kundera ve Garton Ash gibi düşünürler tarafından, dini, kültürel ve siyasi
olarak Batı Avrupa’yla daha fazla tarihsel ortaklığa sahip, tercihli muameleye layık
ülkeler olarak ileri sürüldüler. Wiarda, yanlış bir şekilde, beşinci genişlemenin ilk
dalgası sonunda on ülkenin 1 Mayıs 2004’te katılmasıyla Avrupa’nın doğu ve güney
sınırlarının iyice belirginleşmiş olduğunu ileri sürmekteydi. Tüm katılan ülkelerde
bir batılı olma hissi vardı ki bu açıkça dile getirilmeyen bir kriterdi. Diğer
üstü kapalı kriter de tüm katılan ülkelerin Hıristiyan olmasıydı (Wiarda, 2005).
Genişleme üzerine tartışmalarda normatif söylemler belirli oranlarda etkili olmuştur.
MDA ülkelerine karşı, daha yumuşak ve anlayışlı olalım diyenler, İngiltere gibi
bazı eski üyelerde hukuk sisteminin geçmişinin yüzlerce yıla dayandığını, saygı
duyulan kurumların da pek çok nesil boyunca yaşamış olduğunu; bu durumun
daha az derecede de olsa diğer eski AB üyeleri için de geçerli olduğunu ileri sürerek
buna karşın aday ülkelerdeki benzeri gelişmelerin organik sürecinin acımasız
bir şekilde kesintiye uğratılmış olmasının dikkate alınmasını istediler (Mayhew,
2007). Yine de, bir anlamda, AB kendini bir model olarak görmekte ve aslında
modernitenin belirli bir versiyonunun üstünlüğü ima edilmekteydi (Delhey, 2007).
MDA ülkelerinin, karşıt bir siyasi ve ekonomik model içerisinde yaklaşık 50 yıl kadar
kalmış olmalarının siyasi istem (demokrasi) ve ekonomik yapı ve performans
(kapitalizm) açılarından arada bir uçurum doğurduğu belirtilmekteydi (Kok 2003).
Siyasal ve ekonomik miras adeta enkaz olarak nitelendirilirken; ‘yanlış’ modernite
versiyonu, sonuçta kaybeden olarak ilan edilmekteydi (Arnason, 2000; Fukuyama,
1989).


3 1973 genişlemesiyle, AT’ye 64 milyon insan daha katılmış, topluluğun nüfusu üçte bir oranında artmıştı. Beşinci genişlemede ise 104 milyon insan daha dahil olarak Birliğin nüfusunu dörtte bir oranında artırmış ve 500 milyona çıkarmıştır.


4 Milli çıkarlar, tabii ki, çok farklı şekillerde formüle edilmişlerdir. İçeriklerinde, milli güvenlikten, ekonomik çıkarlara; post‐materyalist değerlerden, prestij, demokrasi, insan hakları gibi değerlere kadar, ülkeden ülkeye değişen, çok çeşitli konular bulunmuştur.


Sonraki Konu :

 


Duyuru

Facebook sayfamiza üye olun


Duyuru
Sitemizde güncelleme çalismalari devam etmektedir.
Görüs ve önerilerinizi bizimle paylasabilirsiniz ! mail adresimiz : endustrimuhendisligi@hotmail.com