» Avrupa Birliğinin Beşinci Genişlemesi 4

Yayinlanma Zamani: 2011-12-07 01:25:00





Bazı gözlemcilere göre, hem mevcut üyeler hem de MDA ülkeleri, genişleme konusunda kendilerini mahkum hissetmişlerdir. Adayların, üyelik alternatifi olarak gidebilecekleri inandırıcı bir alternatifleri yoktu (Stawarska, 1999). Mevcut üyeler için de, MDA ülkeleriyle genişlemenin alternatifi olarak ancak yeni‐sömürgeci bir tür ilişki kurulabilirdi ki bu AB’nin tüm temel değerleriyle çelişmekteydi (Zielonka, 2007). Kısaca, çok hızlı bir şekilde genişlemenin olup olmayacağı (if) değil, ne zaman (when) olacağı konusu esas tartışma haline gelmiştir. Nitekim beşinci genişleme “inanılmaz bir hızda” gerçekleşmiş, müzakereler sadece 4 ila 6 yıl arasında sürmüştür.


Sürecin önemli bir karakteristiği de, geçmişte yaratılan öncüllerin ve diğer müzakerelerden sirayet eden faktörlerin göz önünde tutulması gerektiğiydi (Schimmelfennig ve Sedelmeier, 2002). Örneğin, Yunanistan, İspanya ve Portekiz gibi ülkeler Soğuk Savaş bağlamında üye olurken, ekonomik amaçlara kıyasla, siyasi amaçlara öncelik verilmesinin öncülleri olmuşlardır. Aynı şekilde, beşinci genişlemede, Bulgaristan ve Romanya tam hazır olmasalar da üye yapılmışlardır. Her ne kadar ulusüstü topluluk inşasında belirli oranlarda çeşitlilik kaçınılmaz ise de doğuya doğru genişlemeyle 27 üyeli bir hale gelecek olan AB’nin, çok heterojen olacağı, sosyo‐ekonomik, siyasi ve kültürel bütünleşmenin önüne büyük zorluklar çıkaracağı biliniyordu. enm.blogcu.com. Bu genişleme, en azından kısa vadede Avrupa yönetişiminin merkezini, üyelerden ve yerel kaygılardan daha da uzaklaştıracaktı. Birliği yapısal olarak farklılaştıracaktı. Önemli alanlardaki yakınsamanın zaman alacağı belliydi.
Örneğin hızlı bir ilerleme olacağı beklense de, yeni üyelerin çoğunluğu eski üyelerle
refah farkını yaklaşık 30 yıl içerisinde kapatabilecekti. Genişleme taraftarlarına
göre, adaylar demokrasi ve piyasa ekonomisi gibi temel sistemlerde uyum sağlamakta
oldukları için bu durum Birliğin işlevselliğine aşılamaz yükler getirmeyecekti.
Aynı mevzuatın birbirinden çok farklı tüm üyelerde, aynı şekilde uygulanmasının,
bazı alanlarda farklı, garip, komik sonuçlar doğurabileceği bilinse de bunun
tolere edilebilir bir zaman dilimi içinde aşılacağı varsayıldı. Kornai’ye (2006) göre,
AB’ye katılım süreci dönüştürücü bir süreçti. Adaylarda, demokrasiyi, insan haklarını
yüceltti. Bilgi, tecrübe, kültür ve sermaye MDA ülkelerine akarak, onların
AB’ye ve küreselleşen dünyaya daha iyi entegre olmalarına yardım etti
Özellikle beşinci genişleme için uzmanların çok sık olarak dile getirdikleri bir husus,
bu genişlemenin başlangıçta belli olan büyük bir ‘ahlaki plana’ dayalı olmadığıdır.
Dolayısıyla genişleme sürecinin kurumsallaşması, başlangıçta zayıftı. Belirli bir
döneme kadar çok yavaş gelişen genişleme, tartışılan bir süreçti. Genişlemeye
güçlü bir bağlılık yoktu; mevcut üyeler proaktif değillerdi. Olaylar ve krizler Doğu
genişlemesini sıkça gündemin alt sıralarına doğru itmek için kullanıldı
(Schimmelfennig, 1999). Genişleme önemli bir fırsat olarak görülmedi. AB, uzunca
bir süre, doğuya doğru genişleme konusunda gönülsüz olmakla eleştirildi.
1990’larda ve 2000’lerin ilk yıllarında, akademik çevrelerde, genişleme politikası,
geliştirilmiş bir strateji yerine ayrı ayrı faaliyetlerin bir toplamı, ‘ağırdan alınan’, teknik, ‘ad hoc’, parça parça (küçük) aşamacılık şeklinde tarif edilmekteydi. Bir
aciliyet hissi yoktu (Higashino, 2004).
Beşinci genişleme sürecinde, mevcut üyeler, özellikle başlangıçta, genişleme taraftarları
ve gönülsüzler olarak ikiye ayrılmıştı. Bu ayrım, topluluk politikasındaki
Kuzeyliler ve Güneyliler ayrımını kabaca takip etmekteydi. İngiltere, Almanya, İskandinavyalılar
ve Avusturya, MDA’ya yönelik genişlemeye en açık desteği verirken
Fransa, İspanya, Portekiz ve İtalya gönülsüzlükleriyle bilinmekteydiler. Neoliberal
perspektiften bakıldığında bu Kuzeyliler ve Güneyliler ayrımı karşılıklı bağımlılığın
değişik seviyelerde olmasıyla açıklanabilir. Kuzeydeki üyelerin MDA ülkelerine
yakınlığı, onların bu bölgedeki olumsuz gelişmelere karşı daha duyarlı yapmaktaydı.
Krizler, savaşlar, ekonomik ve çevresel kötüleşme, onları, uzaktaki Güneyli
üyelere göre, çok daha fazla etkileyecekti. Dolayısıyla, Kuzeyli üyelerin bölgenin
istikrara kavuşturulmasında daha fazla menfaati vardı (Schimmelfennig,
1999). Kuzeydeki zengin, endüstrileşmiş ülkeler OTP bütçesinden ve bölgesel
politikalardan Güneyli üyelere göre daha az yararlanmaktaydılar. MDA ülkelerinin
tarımsal ve düşük teknolojiye dayalı ihracatından da daha az korkmaktaydılar.
Gönülsüz üyelerin genişleme için erteleme taktikleri de kullandıkları görüldü
(Schimmelfennig, 1999).
Beşinci genişlemede iyice belirginleşen bir diğer özellik de, gittikçe olgunlaşan
AB’nin, genişleme sürecinde üçüncü ülkelere veto hakkı tanımamaktaki kararlılığıdır.
AB, ‘en yakın tehdit’ olarak kabul edilebilecek Rusya’nın, ekonomik büyüklük
bakımından 14 katı, nüfus bakımından 3.5 katıydı; nükleer üyeleri vardı. Dolayısıyla,
Rusya’nın rahatsızlığına rağmen, kimi üye yapıp kimi yapmayacağı konusunda
bu ülkeye fiili veto hakkı tanımamıştır. Aynı şekilde, Kıbrıs Rum Kesimi’nin üye
yapılmasında, adada çözüm ön şartını koşmayarak, Türkiye’ye de fiili veto hakkı
tanınmamıştır (Karabeskin, 2007; Further Enlargement, 2006).
5. Genişlemenin Arz ve Talep Yönü
Yukarıda da belirtildiği gibi, beşinci genişleme sürecinde eski üyeler genişleme
taraftarı olanlar (drivers) ve gönülsüzler (brakemen) olarak ikiye ayrılmışlardı. Almanya
ve İngiltere genişlemeye açıkça destek verirken Fransa ve İtalya gönülsüzdüler.
Büyükler arasındaki bölünme daha küçük diğer üyelerde de görülmekteydi.
Gönülsüzlerin başlangıçta çoğunlukta olduklarını ve ancak 1995 genişlemesinden
sonra genişleme taraftarı olanların ağırlığının arttığını söylemek mümkündür
(Schimmelfennig, 1999). Dolayısıyla, beşinci genişleme esas itibariyle talep yönlü
olmuştur. Hatta adaylar ‘yarışmacı’ bir psikoloji içine girmişler; geride kalmaktan
ve dışlanmaktan korkmuşlardır. Bu durum, büyüklük bakımından karşılaştırılabilir
ülkeler olmadığı için, örneğin Türkiye için söz konusu olmamaktadır. Literatürde
genelde daha baskın olarak arz yönü incelenmektedir. Eski üyelerde genişlemeyle ilgili rahatsızlıklar ve korkular kısmen söz konusu ülkelerdeki fiili durumla ilgili yetersiz
bilgiden, kısmen de Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri Komünist rejimler
tarafından yönetilirken Batı’da zaman içinde daha yüksek standartların yakalanmasından
dolayı doğu ve batı arasında büyük bir sosyal ve ekonomik uçurumun
oluşmuş olmasından kaynaklanıyordu (Kok, 2003).
Genişlemenin arz yönünde, başlarda kurumsal tercih belli olmadığı gibi, birkaç
basit nedenle açıklanmayacak kadar fazla, farklı görüşler oluşmuştur. Genişleme
taraftarları erken ve de güçlü bir doğuya genişleme tercih ederken, gönülsüzler
süreci yavaşlatmaya çalışmıştır (Schimmelfennig, 1999). Genişlemenin olup olmaması
konusundaki çekişmenin, genişlemenin nasıl olması konusuna da sirayet ettiği
görülmektedir. Bu konuda da bireysel ve alt gruplar olarak farklıklar şu şekilde
cereyan etmiştir. Almanya’nın başını çektiği bir grup sınırlı bir ilk tur genişleme
isterken, diğer genişleme taraftarları, daha kapsayıcı bir genişlemeden yana tavır
almışlardır. Bireysel ülke tercihlerine bakarsak, Fransa ve İtalya’nın, Bulgaristan ve
Romanya’yla; Danimarka ve İsveç’in, Baltık ülkeleriyle ilgilendikleri görülmektedir.
Genişleme stratejilerinin belirginleşmesinde coğrafi yakınlık önemli bir faktör olmuştur8
(Schimmelfennig, 1999).
AB örneğinde, bölgesel bütünleşmenin pek çok açıdan daha az gelişmiş bölgelere
sahip ülkelerin yararına bir yakınlaşma makinesi gibi çalıştığı görülmektedir. Bu
faktör de beşinci genişleme dalgası için esas isteğin daha fakir olan, aday ülkelerden
kaynaklanmasında etkili olmuştur. Çevrede (periphery) bulunanların Avrupa’yı
daha fazla sevmesine şaşmamak gerekir çünkü çevredekiler için Avrupa daha
önemlidir; ekonomik, sosyal ve siyasal bir çıpa, gelişme motoru olarak görülmektedir
(Tsoukalis, 2006). Dolayısıyla, beşinci genişleme, AB’nin yayılmacı tutkusuyla
şekillenmemiştir. Eski üyelerin içgüdüsel tavrı genellikle temkinliydi. Uluslararası
kurumculuk, Milli hükümetlerin öneminin hala çok yüksek olması sonucu
Hükümetlerarasıcılık (intergovernmentalism), genişlemenin çapını ve hızını sınırlayan
etkin bir faktördü. Önemli AB Üyelerinin milli stratejileri de genişlemede şekillendirici
bir role sahiptir: örneğin Almanya hemen 1993 Kopenhag zirvesi sonrasında
bir AB Doğu politikasını dillendirmiş ve 1 Temmuz 1994’te başlayacak Almanya’nın
başkanlığında bu politikayı ilerletmeye çalışacaklarını söylemiştir. Bu
Ostpolitik sadece, Macaristan, Polonya, Slovenya, Çek Cumhuriyeti, Romanya ve
Bulgaristan gibi AB ile işbirliği antlaşmaları imzalamış ülkeleri değil, Ukrayna, Rusya
ve AB’nin doğusunda kalan diğer ülkeleri de kapsamaktaydı (Mattli ve Plümper,
2002).

Genişlemenin arz yönündeki her bir üyenin pozisyonu, milli çıkarlarını (güvenlik
ticari ve jeopolitik) nasıl gördüğüne göre şekillenmektedir. Ülke tercihleri sıklıkla
içteki önemli çıkar gruplarınca şekillendirilmekteydi. Hükümetlerin AB politikalarını,
içerdeki bu gruplara desteklerini göstermek için, adaylara göre ‘zedelemeleri’
sıkça görülmekteydi. Genişlemeye taraftar olan ülkelerde bile çeşitli çıkar gruplarının
ve kesimlerin (örneğin çiftçilerin) genişlemenin kendilerini olumsuz etkileyeceği;
paylarına daha az merkezi destek düşeceği beklentisiyle genişlemeye karşı
çıktıkları; sektörel korumayı sağlamak için çeşitli geçiş aşamaları talep ettikleri
görülmekteydi.
Milli çıkarlar ışığında yapılan değerlendirmeler, üyelerin genişleme konusunda
farklı tavırlar almasına yol açmaktaydı. Örneğin, Fransa’nın genişlemeye en fazla
karşı çıkan ülkelerden biri olmasında, en önemli üye olan Almanya’nın genişleme
sonucunda, yakınındaki yeni üyeler üzerinde daha etkili olduğu için, daha da güçleneceği;
böylece ilgisinin Fransa’nın önemli gördüğü ‘Avrupa’ projesinden başka
yönlere kayacağı endişesi önemli olmuştur. Ayrıca, Polonya gibi orta sıklet ülkelerin
de dahil olmasıyla, Fransa’nın AB içindeki liderlik yapma gücü azalacaktı. Almanya,
İngiltere’yle beraber MDA ülkeleriyle ilişkileri güçlendirip onları Avrupa
bütünleşmesi içine almak isteyen lider ülke olmuştu. Almanya ekonomik ve jeopolitik
açıdan en fazla kazanca sahip olacak ülke olarak görünürken, kararları önemli
oranda etkileme gücüne sahipti ancak Doğu Almanya’nın getirdiği yük dikkate
alındığında ne AB’nin, ne de genişlemenin getireceği yükü tek başına omuzlamak
istemiyordu (Ibryamova, 2005).
Genişlemeyi savunan üyelerden aday ülkelere karşı daha esnek olunmasını isteyenler
olmuştur. Örneğin, 2000 yılında İngiltere dış işleri bakanı üyeleri daha adil
ve cömert olmaya çağırmaktaydı. Bakana göre, eski üyeler daha gelişmiş oldukları
için sahip oldukları ekonomik avantaj sayesinde kendi pazarlarını adaylara açmanın
mali yükünü kaldırabilirlerdi. Geçmişte üye olanların geniş bir geçiş dönemi
olduğu ve cömert yardımlardan faydalandıkları göz önüne alınmalı ve yeni adayların
tüm sermaye yoğun yatırımları üyelik gününe yetiştirmesi beklenmemeliydi.
Genişleme sürecinde, yeni üyelerin müktesebatın bazı bölümlerini uygulamak için
geçiş periyotları istemesi ve derogasyonlara başvurması doğal karşılanmalıydı (bkz.
Moravcsik ve Vachudova, 2003).
Genişleme sürecinde kilit konumdaki siyasilerin de süreci şekillendirmede önemli
katkıları olmuştur. Örneğin, genişlemeden sorumlu Komiser Verheugen, kendi
neslinin yaşadıkları ve Alman olmasının da etkisiyle, görevini tarihi bir adım olarak
görmekteydi ve halefi Rehn’e göre şarta bağlılığın teknik konularında daha esnek
davranmış; tavrını büyük patlama (big bang) genişlemeden yana koymuştur. Çünkü
ona göre, genişleme, Avrupa’yı daha güvenli, istikrarlı ve müreffeh yapmak anlamına geliyordu. Dolayısıyla bu ‘köşelerin kesilmesi’ ve katılanlardan zayıf ülkelerle
ilgili riskler alınmasını gerektiriyordu (Pridham, 2007a).
Son zamanlara kadar genel olarak bütünleşme veya genişleme konuları seçmenler
için çok önemli konular olarak görülmedikleri için AB’ye yönelik kamuoyu, izin
verici oydaşma olarak nitelendirilmekteydi. Bütünleşme konularının Avro gibi
önemli alanlara yönelmesi ve çok sayıda yeni üyeye kapıların açılmasıyla AB ve
genişlemesi düşük profilli bir konu olmaktan çıkmış ve kamuoylarının bu konularda
daha katı ve karşı bir duruşa geçtikleri görülmüştür (Karp ve Bowler, 2006). Büyüklüğü
göz önüne alındığında, beşinci genişlemenin özellikle vuku bulduktan sonra
büyük bir kamuoyu ilgisi ve direncine konu olması şaşırtıcı gelmemelidir
(Settembri, 2007). Esas olarak, mevcut üyelerdeki kamuoyunun kaygılarını birkaç
temel başlık altında toplamak gerekirse bunların ekonomik, kültürel (örneğin kimlik),
günlük düzenin idamesi gibi konularda odaklandığı görülür.
Ekonomik kaygılar istihdam piyasasındaki muhtemel olumsuz etkiler ve yeni üyelerin
mevcut üyelere büyük ekonomik yükler getireceği gibi konularda odaklanmıştı.
Oysa hesaplamalara göre, oldukça cimri davranan eski üyelere gelecek olan net
yük, gayri safi hasılanın binde biri oranında olacaktı. Diğer yandan, birliğe daha
öncede fakir ülkeler üye olmuşsa da, beşinci genişleme AB içinde ortalama kişi başı
gelirin yüzde 9 daralması anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla, MDA ülkelerinden iş
aramak için geleceklerin daha düşük ücretlere razı olarak, Batı Avrupa’da istihdam
piyasasını olumsuz etkileyeceği, ‘işleri çalacakları’ yaygın bir kanaatti. Bu durum,
politikacıları bu konuda daha hassas olmaya zorlamaktadır (Mayhew, 2007). Buna
yönelik istatistiklerden bir örnek Tablo 2’de görülebilir. Genişlemeye olumsuz bakan
kamuoyları, genişlemenin bazı faydaları konusunda da ikna edilememişlerdir.
Tablo 2. Yüzde olarak, AB genişlemesi hakkında fikirler… (seçilmiş ülkeler)

Yüzde olarak, AB genişlemesi hakkında fikirler

Kaynak: Eurobarometer “The Future of Europe” Mayıs, 2006.


8 Bu konuda, bazı istisnalar vardır. Örneğin İtalya, Slovenya’ya ve Yunanistan, Türkiye’ye gerekli desteği vermemiştir.


Sonraki Konu :


Duyuru

Facebook sayfamiza üye olun


Duyuru
Sitemizde güncelleme çalismalari devam etmektedir.
Görüs ve önerilerinizi bizimle paylasabilirsiniz ! mail adresimiz : endustrimuhendisligi@hotmail.com