» Ekonomik Kriz Nedir ve Dünyada Baslica Ekonomik Krizler

Yayinlanma Zamani: 2007-12-12 22:45:00






1. EKONOMİK KRİZ

Bir ülkede politik ve/veya ekonomik nedenlerle ortaya çıkan ve ülkenin temel ekonomik yapısını temelden sarsan olaylardır.

2.GLOBAL EKONOMİK KRİZ

Global ekonomik kriz, uluslararası ekonomide aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan olayların makro açıdan ülke ekonomisini, mikro açıdan ise firmaları ciddi anlamda sarsacak sonuçlar ortaya çıkarmasıdır.

2.GLOBAL EKONOMİK KRİZLER

2.1.1994 Meksika Krizi

2.2.1997 Güneydoğu Asya Krizi

2.3.1998 Rusya Krizi

2.4.Arjantin Krizi

2.5.2001 Türkiye krizi

2.1.1994 Meksika krizi

1994-1995 yılarındaki Meksika krizi makroekonomik istikrarın nispeten sağlandığı bir ortamda ortaya çıkmıştır.Ülkenin ekonomik durumu, gelişmekte olan birçok ülkeye örnek teºkil edebilecek kadar sağlıklı gözükmekteydi. Bir başka deyişle Meksika’da diğer ülkelerde görülen devasa bütçe açıkları mevcut değildi ve enflasyon oranı düşüktü.
cari işlemler açığı hızla artmış ve yatırımcılar bu açığın uzun süre
sürdürülemeyeceği hissine kapılmışlardır.
Bunların dışında özel sektöre açılan kredilerin hızla artması çıpaya
dayalý döviz kuru politikasının devam ettirilmesi, uluslararası faiz oranlarının
özellikle A.B.D’deki faiz oranlarının yükselmesi, politik cinayetlerden dolayı oluşan
belirsizlikler gibi faktörler Meksika ekonomisine olan güveni oldukça zayıflatmıştır.
Meksika hükümetinin 20 Aralık 1994 tarihinde döviz kuru bandını %15 oranında
genişletme kararından sonra, pezo beklenenden çok daha hızlı bir şekilde değer
kaybetmeye başlamış, uluslararası rezervler iki gün içinde 5 milyar dolar eridikten
sonra bunun yeterli olmayacağı düşünülmüş ve 22 Aralıkta pezo dalgalanmaya
bırakılmıştır. Bu durum faiz oranlarının fırlamasına yol açmış ve bankaların
portföylerinin bozulmasını hızlandırmıştır.
Panik içindeki uluslararası yatırımcılar hızlı biçimde fonlarını geri çekmeye
başlamışlar ve krize neden olmuşlardır.



2.2.1997 Güney Doğu Asya Krizi

Asya ülkelerinin kriz öncesi dönemi incelendiğinde, önemli sayılabilecek
makroekonomik dengesizliklerin olmadığını görülür. özel
sektöre açılan kredilerdeki hızlı artış ve buna paralel olarak özel sektörün bankalara
olan borçlarının artması, reel anlamda ulusal para birimlerinin asırı değerlenmesi,cari işlemler açığının yükselmesi krizin ana nedenleri olarak gösterilebilir. Yüksek büyüme hızıyla beraber, enflasyon oranının sadece tek haneli rakamlarla ifade edilir düzeyde olması, önemli oranda bütçe açıklarının bulunmaması nedeniyle izlenen maliye politikalarının sağlıklı bir görünüm arzetmesi (nitekim, Tayland’da 1988-1996 yılları arasında her yıl bütçe fazlası gerçekleştirilmiştir.) tasarruf oranlarının yüksek olması, yabancı yatırımcılar tarafından bu ülkelerde makroekonomik istikrar açısından herhangi bir sıkıntı bulunmadığı şeklinde yorumlanmış ve gelişmiş ülkelerde faiz oranlarının düşmesinin de etkisiyle, gelişen pazarlar olarak kabul edilen ve sermaye piyasası araçlarının getirilerinin yüksek olduğu sözkonusu ülkelere yönelik yabancı sermaye akımı hızla devam etmiştir. Hızlanan sermaye çıkışı ise yüksek oranlı devalüasyonlara ve hisse senedi fiyatlarının dibe vurmasına yol açmıştır. Bu çerçevede, Tayland’da başlayan kriz benzer ekonomik tablo sergileyen diğer ülkelerin de ekonomilerine ilişkin güven bunalımını gündeme getirmiş ve aynı senaryo o ülkelerde de yaşanmaya başlamıştır.



2.3.1998 Rusya Krizi

Rusya krizinin nedenlerini genel olarak sıralaycak olursak; Çok geniş bütçe açıkları,firmaların aşırı boyutlarda kur riskine maruz bırakılması,Yabancı kredilerde geri ödeme süresi bir yıl içinde dolan kısa vadeli borçların ağırlığı,finans ve bankacılık sektörlerinde altyapı ve denetim mevzuatının yetersizliği,maaş ve ücretlerin bütçe disiplinin kaybolması nedeniyle ödenmemesi ve sosyal ödemelere bağlı borçların artması,Borçların ödenmesi için tekrar borçlanmanın getirdiği faiz yükü,müesseseler arasında karşılıklı olarak borçların artması ve reel kesimde bir çok müessesenin iflas etmesi, dünya hammadde piyasasında özellikle petrol ve gaz gibi ürünlerin fiyatlarında düşmeler,Rublenin ABD dolarına endekslenmesi ve suni olarak aşırı değerli tutulması,devletin ve mahalli idarelerin özel sektörün sorunlarına ciddi yanaşmaması ve özel kesimle beraber iktisadi faaliyetlerle birlikte iş yapabilme veya entegre olabilmenin zayıf olması,sanayi ve tarım işletmelerinin hantallığı,serbest pazar ekonomisinin talep ettiği güçlü kanuni sistemin kurulamayışı nedeniyle sözleşme, yatırım, şirket kuruluşu, iflası vb.alanlardaki sorunlar,İktisadi alanda yetersiz güvenlik sistemi, cinayetkarlık, rüşvet ve yolsuzluklar, pazara hakim monopol ve oligopol firmalar, müteşebbis sınıfının yetersiz olması,Rusya Yönetimi’nin bu yapısal sorunları çözmek ve piyasa ekonomisine daha yaygın işlerlik kazanması için gereken reformları
yapmayı göze alamayacak kadar zayıf ve destekten yoksun olması,İktisadi reformları yürütecek kadroların keyfiyet ve kemiyet açısından zayıf olması,döviz rezervlerinin düşük seviyede olması,ekonominin reel durumunu yansıtmayan borsanın spekülasyon
karakterli olması,iktisadi Büyüme ve sanayi üretiminde artışı sağlayacak herhangi
bir hükümet programının olmayışı,Dışsal sebepler (Asya krizi, petrol fiyatlarının düşmesi vb.,) gibi sebepler şeklinde özetlenebilir.



2.4.1999 Arjantin Krizi

Aşırı değerlenmiş döviz kuru,10 senedir dolara eşitlenmiş durumdaki pesonun ihracatta rekabet gücünü azaltması,devalüasyon beklentisi,kamu harcamalarının azaltılamaması,vergi gelirlerindeki düşüş,rekor işsizlik (%17).Arjantin krizinin ana nedenleridir.Bunları incelemeye devam edlim.Yabancı sermayeye garanti vermek için para birimini dolara bağlayan Arjantin’e 1990’lı yılların ilk yarısında sermaye akışı önemli ölçüde artmış ve ekonomi beklenmedik oranlarda büyümüştür. Konvertibilite planının kapsamında yer alan özelleştirme süreci sonucunda 1991-1994 yılları arasında toplam 12 milyar dolara yakın bir gelir sağlanmış, bankalar, telefon şirketleri, gaz, su, elektrik, demiryolları, havayolları, havaalanları, posta servisi ve metro dahi özelleştirilmiştir. Gerçekleştirilen özelleştirmeler sonucunda işsizlik makul düzeyde artmış, fakat buna karşın verimlilikte büyük artışlar kaydedilmiştir. Bu gelişmeler sonucunda uluslar arası sermaye piyasalarında Arjantin ekonomisine olan güven yeniden sağlanmıştır.Konvertibilite Planı ayrıca, hiperenflasyonist baskıları kontrol altına almada önemli başarı sağlamış, tüketici fiyatları artış hızı 1991’den 1995 yılına kadar büyük düşüşler göstermiştir.
Makro ekonomik istikrarın kurulması ve ulusal mali piyasalarda güvenin sağlanmasına bağlı olarak, yabancı yatırımcıların spekülatif amaçlı portföy yatırımları hızla artmıştır. Programın daha ilk iki yılında Arjantin ekonomisine toplam 15 milyar dolar yabancı sermaye girişi gerçekleşmiş, yurt-dışı sermaye girişleri bir yandan toplam tasarruf hacmini artırmış, diğer yandan da döviz kurunun reel olarak değerlenmesine yol açmıştır. Bu yolla gelen sıcak, kısa vadeli sermaye hareketlerinin yönü Meksika’nın krize girmesi ve Amerikan faiz hadlerinin yükselmesiyle birlikte eksiye dönüşmüştür.Arjantin için krizin başladığı 1997 yılında ABD dolarının aşırı değer kazanması, Arjantin’in rekabet gücünü önemli ölçüde azaltmıştır. Devlet Başkanı Carlos Menem dönemindeki yolsuzluklar ekonomiye zarar vermiş, yönetim iktidarını korumak için eyaletlere büyük miktarlarda para akıtmıştır.1997 yılındaki Asya finansal krizinin Latin Amerika üzerinde de yansımaları olmuş, başta komşularından daha az etkilenmiş görülen Arjantin, 1998 yılında Rusya’nın moratoryum ilan etmesi ve 1999 yılında da Brezilya’nın ödemeler dengesi krizine girmesi ve devalüasyona gitmesi sonucunda devamlı olarak kendini tekrarlayan bir kriz sarmalı içine girmiştir.
Özellikle, Brezilya krizi, dış ticaretinin yüzde 30’unu bu ülkeyle yapan Arjantin’in ihracatını iyice geriletmiştir. Bu krizler sırasında ülkelerin çoğu ya dalgalı kura geçerek maliyet yapılarını esnekleştirmiş ya da devalüasyona giderek yeni bir denge düzeyine geçmişlerdir. Para kurulunun varlığı nedeniyle Arjantin ekonomisinin katı yapısı bu yeni durumlara uyum sağlayamamıştır. Doların uluslararası piyasalarda değer kazanıp satın alma gücünün artması Arjantin Pesosunu da etkilemiş, kısa vadede Arjantinli tüketicinin satın alma gücü artmış, fakat üreticiler rekabet güçleri azaldığı için ücretleri ödeyemez hale gelmişler, ya iflas etmişler ya da küçülme yoluna gitmişlerdir.1999 yılında ekonomik büyüme negatife dönmüş, işsizlik hızla artmaya başlamış ve yabancı yatırımcılar alacaklarının ödenmesi konusunda endişelenmeye başlamışlardır. 2001 yılının ikinci çeyreğine kadar Arjantin’in ülke riski diğer yükselen pazarlara kıyasla artmıştır.
Bu ortamda ekonomi kötüye giderken, IMF, Arjantin’e yardımcı olmamıştır. IMF yetkilileri aylar önce, belki de yıllar önce pesonun dolar ile olan birebir eşitliğinin sürdürülemeyeceğini bilmelerine rağmen Arjantin’e içine düştüğü parasal tuzaktan kurtulma yönünde rehberlik etmemiştir. Bunun yerine, IMF yetkilileri, Arjantin’e istikrar paketi önermeye devam etmiş ve yolun sonuna gelinmiştir” Para Kurulu uygulamasının devam ettirilmesi Arjantin’in ihracatını olumsuz yönde etkilemiş, daha da fazla dış borçlanmaya gitmesine ve sonunda ekonominin iflas etmesine neden olmuştur.2001 yılı Mart ayında yeniden ekonomi bakanlığı görevine getirilen Cavollo, finansal piyasalardaki güçlü kredibilitesi ile ilk başta Arjantin’in tam aradığı kişi gibi görünmesine rağmen, ekonomik büyümeyi vergi ve ticaret politikalarının geleneksel olmayan bir karışımı ile gerçekleştirme çabaları ve para kurulu rejimini, Euroya, dolarınkiyle paralel bir rol vererek değiştirme girişimleri piyasalar tarafından iyi karşılanmamış ve kendisine pahalıya mal olmuştur. Arjantin’in borçlarını ödeyemeyebileceği korkusuyla piyasalar çok yüksek faiz talep eder hale gelmiş, faizlerin geldiği seviyeler borç ödemelerinin durmasına neden olmuştur. Borçların ve döviz kuru politikalarının sürdürülebilirliği hakkında oluşan şüpheler, 2001 yılının ilk yarısında mevduat sahiplerinin bankacılık sisteminden ve ülkeden kaçmalarına neden olmuştur. Uluslar arası rezervler yılın ilk yedi ayında yaklaşık %40 düşmüş ve sadece Temmuz ayındaki azalış %25’e ulaşmıştır. Otoriteler yurt içi kredi piyasasından borçlanma imkanı kalmadığını görmüşlerdir. Fon transferini önlemek için hükümet vadesi gelen bonolarını ve kısa dönem borçlarını yüksek faiz oranlı yeni uzun dönem enstrümanlarla takas etmiştir.Yoğun protestolar ve halk ayaklanmaları neticesinde önce Cavallo ardından da devlet başkanı de la Rua istifa etmek zorunda kalmışlardır.
Arjantin üzerindeki yıkıcı faiz yükünü azaltmak için piyasa güveninin yeniden kazanılması gerektiğini iyi bilen Domingo Cavallo’nun, ekonomiyi canlandırmaya yönelik ilk teşebbüsleri yeterli sonuç getirmemiş ve zaten her beş işçiden birinin işsiz olduğu ekonomide istikrar politikalarına ve önemli mali kısıntılara başvurmaya zorlanmıştır. Cavollo, kamu harcamalarını gelirler ile sınırlandıran “sıfır açık planı”nı başlatmış ve maaşları ve emeklilik fonlarını %13’e kadar keserek bu planı uygulamıştır. Fakat piyasalar, Arjantin kongresinin, eyaletlerin ve halkın bu politikaları benimseyeceği konusunda şüpheci davranmış, reaksiyon göstermemiştir. Yoğun protestolar ve halk ayaklanmaları neticesinde önce Cavallo ardından da devlet başkanı de la Rua istifa etmek zorunda kalmışlardır.

2.5.2001 Türkiye Krizi

Aşırı değerlenmiş yerli para,yüksek cari açık/gsmh oranı,enflasyonun faiz oranı kadar hızlı düşmemesi,yerli paradan kaçış,devaluasyon Türkiye krizinin ana sebeplerdir.Bunların incelenmesinde şu hususlar otaya çıkmaktadır.
Türkiye Aralık ayının sonlarına ve Ocak 2001’in başlarına doğru kriz ortamından çıkmaya başlamıştır. 5 Ocak’ta Merkez Bankası döviz rezervleri yeniden 25 milyarın üzerine çıkmış ve Şubat krizine kadarda bu seviyenin altına inmemiştir. 2000 Aralık ayı sonunda ortalama %199 olan interbank gecelik faiz oranları, Ocak ayında %42’ye düşmüştür. İMKB 100 endeksi de 4 Ocakta 10198 puan’a yükselmiştir. Ancak bu tür olumlu gelişmeler 19 Şubat 2001’de Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasındaki siyasi tartışmayla son bulmuş, Kasım krizi nedeniyle zaten hassas olan piyasalar altüst olarak döviz krizi başlamıştır. Kasım krizinde TL pozisyonlarını koruyan insanların da Şubatta dövize hücum etmeleri sonucu döviz kuru üzerindeki baskı artmış,
Merkez Bankası krizi izleyen iki gün boyunca rezervlerini eritmek pahasına piyasaya müdahale etmiş ancak 22 Şubat 2001 tarihinde, döviz kuru çıpasının yürürlükten kaldırılıp dalgalı kura geçildiğini ilan etmek zorunda kalmıştır. 16 Şubatta 27 milyar 943 milyon dolar olan döviz rezervleri, 19 Şubat 2001 itibariyle 22 milyar 581 milyon dolara inmiştir. Merkez bankası böylece bir gün içinde (17 ve 18 Şubatın haftasonu tatili olması dikkate alındığında) 5 milyar doların üzerinde döviz rezervi kaybetmiştir.
Dalgalı kura geçiş kararından sonra dolar 688 bin TL civarından 962 bin TL’ye yükselmiştir. Artan döviz talebi yüksek faiz silahıyla durdurulmak istenince gecelik interbank faiz oranları en yüksek %50’den, % 6200’e çıkmış daha sonra hızlı biçimde düşerek Şubat ayı sonunda %103’lere inmiştir. 16 Şubatta 10169 puan olan borsa endeksi, 19 Şubatta 8683 puana inmiştir . Şubat 2001 kriziyle birlikte Aralık 1999’da uygulamaya konulan enflasyonla mücadele programının sonuna gelinmiş olunuyordu. Türkiye’de Şubat krizinden sonra 15 Mayıs 2001 tarihinde açıklanan ve Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı olarak adlandırılan yeni bir program yürürlüğe girmiştir. Bu son programın Aralık 1999 niyet mektubuyla somutlaşan 2000 enflasyonu düşürme programından temel farkı, döviz çıpasının yerine dalgalı kura dayanan bir para programı olmasıdır. Yoksa 2000 programının diğer hedefleri (kamu kesimi reformu, sosyal güvenlik, özelleştirme, tarım reformları) aynen bu programın hedefleri arasında da bulunmaktadır (Bağımsız Sosyal Bilimciler İktisat Grubu, 2001 : 8). Bu program öncelikle bankacılık sektöründe reformların yapılmasını öngörmektedir.Bu programla birlikte Türk Ekonomisinin yapısal sorunları olduğu kabul edilerek bu sorunların üstesinden gelinmeden kalıcı büyümenin sağlanamayacağı ve enflasyonist süreçten çıkılamayacağı kabul edilmiştir. Güçlü ekonomiye geçiş programının değerlendirilmesi bu makalenin kapsamını aşmaktadır. Ancak şu kadarı söylenebilir ki, 11 Eylül tarihinde A.B.D’deki olaylar sonucunda dünya ekonomilerini saran kriz dalgası, Türkiye’nin uygulamakta olduğu ekonomik programı da etkilemiştir. Bu makalenin yazıldığı tarihlerde IMF’e yeni bir niyet mektubu sunulmuştur. Özetle, Türkiye’de Aralık 2000 tarihinde uygulamaya konulan IMF destekli ve döviz kuru çıpasına dayalı programın, tıpkı 1980’lerde Latin Amerika ülkelerinde ve 1990’larda Meksika ve Güney Doğu Asya ülkelerinde olduğu gibi krizle noktalanması bu krizlerden çıkarılacak önemli dersler olduğunu göstermiştir. İzleyen bölüm bu konu üzerinde durmaktadır.



3.KRİZLERDEN ÇIKARILACAK DERSLER

Gerek 1980’li yıllarda Latin Amerika ülkelerindeki, gerekse 1990’lı yıllarda Meksika ve Güney Doğu Asya’da ve son olarak Türkiye’deki krizler, finansal sistemin kırılgan olduğu ülkelerde döviz kuru çıpası uygulamasının spekülatif ataklara karşı sürdürülmesinin oldukça zor olduğunu göstermiştir. Faiz oranlarını yükselterek döviz talebini bastırma çabalarının finansal sisteme çok büyük zararlar verdiği ve krize neden olduğu incelenen krizlerden çıkarılması gereken önemli derslerden birisidir. Ayrıca döviz kuru çıpası ulusal para için istikrar unsuru olarak görülmeye başlandığında, döviz cinsinden borçlanmayı ve yüksek oranlarda döviz kuru riski almayı teşvik etmektedir.
Döviz kuru çıpaya bağlanınca yatırımcılar konvertibilite garantisinin uluslararası rezervlerle sınırlı olduğunu ve ülkenin dışarıdan borçlanabildiği müddetçe kur politikasını sürdürebileceğini bilmektedirler.Bu durumda, döviz kuru rejiminin sürdürülebirliğine olan güven azalmaya başlayınca, ülkeye kısa vadeli spekülatif amaçlı sermaye girişi hızlanmaktadır. Merkez bankasının sterilizasyona gitmemesi durumunda ülkeye giren yabancı sermaye, tüketim ve ithalatta büyük artışlara neden olarak ödemeler dengesini olumsuz etkileyebilmektedir. İncelenen ülkelerde görülen ortak noktalardan bazıları ulusal paraların reel anlamda aşırı değer kazanmaları, kısa vadeli dış borçların artması, cari işlemler dengesinin önemli ölçülerde bozulmasıdır. Bütün bunlar döviz kurları üzerindeki baskıyı artırarak devalüasyon beklentisine neden olmaktadırlar. Kısa dönemli dış borçların döviz rezervlerine oranı yükselmeye başlayınca ve ihracatta rekabet gücü zayıfladığında, izlenen döviz kuru rejimimi devam ettirmek imkansız hale gelmektedir. Latin Amerika ülkelerinde 1980’li yılların başlarındaki, daha sonra Asya ülkelerindeki ve ülkemizdeki krizler, finansal sistemin zayıf olduğu ve makroekonomik istikrarın olmadığı ülkelerde, finans sektörünün tamamen serbestleştirilmesinin topyekün intiharla eşdeğer olduğunu göstermiştir.
Finansal sektörün güçlendirilmesi için gözetim ve denetim mekanizmaların etkili biçimde işletilmesi şarttır. Yaşanılan krizlerde makroekonomik istikrar ön plana çıkmıştır. Büyük miktarlardaki bütçe ve cari işlem açıkları, yüksek enflasyon ve aşırı değerlenmiş ulusal para ve benzeri makroekonomik dengesizlikler, izlenen istikrar programını baltalayabilmekte ve belirsizliği artırarak krize yol açabilmektedir. Finansal işlemlere konulan sınırlamaların kaldırılmasını öngören, genelde IMF destekli politikaların 1980’lerde Latin Amerika ülkelerinde, 1994-1995 yıllarında Meksika’da, 1990’lı yılların sonunda Güney Doğu Asya’da ve son olarak Türkiye’de yaşanan krizlerde oynadığı rol incelenmiştir. İncelenen ülkelerin ortak bir özelliği de hepsinin döviz kurunu çıpaya bağlamasıdır. Son olarak Türkiye’de Şubat 2001 tarihinde meydana gelen kriz, birkez daha dışa açık bir ekonomide döviz kuru çıpasına dayanan para programlarının, makroekonomik dengesizliklerin olduğu, denetim ve gözetim mekanizmalarının etkili olarak işlemediği, kırılgan bir yapıya sahip bankacılık sisteminin bulunduğu durumda kolaylıkla döviz ve /veya finansal krize yol açabileceğini göstermiştir.

4.KÜRESELLEŞME VE GELİR DAĞILIMI İLİŞKİSİ

Gelir dağılımı konusu ekonominin en önemli konularından biridir. Dar anlamda belli bir ekonomide bir yıl içinde üretilen toplam hasılanın üretim birimlerince paylaşılmasını ifade eder. Bu tanım gelirin ulusal alanda dağılımını kapsar yani yurtiçinde üretime katkıda bulunan üretim faktörlerinin aldıkları paydır. Ancak günümüzde ulusal gelir dağılımının yanı sıra ülkelerin dünya ölçeğinde gelirden aldıkları pay da uluslararası ekonomide büyüyen bir sorun teşkil etmekte.
Küreselleşme süreci ile birlikte ülkeler dünya pazarında yer edinebilme kaygısı taşımaya başladılar. Liberalizasyon hareketi ticarette sınırların kalkmasına, gelişen enformasyon teknolojisi sayesinde kurulan geniş ağların oluşturduğu pazarlar zaman ve mekan kısıtların etkisini büyük ölçüde azalttı.
Dünya üzerinde üretimin artmasıyla birlikte bu sürece katılabilen ülkelerin gelirleri arttı. enm.blogcu.com.Uluslararası pazarlara kolayca nüfuz edebilecek güce sahip ülkeler öncülllüklerinin getirisi olarak, oluşan pazardan daha fazla pay aldılar. Gelişmekte olan ülkelerin gelirleri de artmaktadır ancak rekabet eksikliği nedeniyle dünya hasılasından giderek daha az oranda pay alabilmektedirler. 
Dünya çapında oluşan rekabette, eksikliklerinin başında, gelişmekte olan ülkelerin yeni teknoloji geliştiremedikleri için üretimde taklit yoluyla gelişmiş ülkeleri arkadan takip etmeleri gelmektedir. Ayrıca teknoloji üreten ülkeler lisans, patent, kullanım hakkı sözleşmeleri ile takipçi ülkelerin üretiminden kar elde etmektedirler.
Gelişmekte olan ülkeler serbest dolaşım sonucu göç eden emek sorunuyla yüz yüze gelmektedir. Özellikle yetişmiş eleman ve nitelikli işçilerin daha iyi imkanlar sunulan gelişmiş ülkelere yerleşmesi beşeri sermaye yatırımının karşılıksız olarak dışarı çıkmasına, bu yolla zarara neden olmaktadır. Ülkede kalan niteliksiz işçilerin ise kolay ikame edilebilir olması bu kesimin gelirlerini dolayısıyla ulusal geliri düşürecektir. Bu konunun sosyal maliyeti de hükümetler açısından bir baskı unsurudur.
Sınırların kalkması ile birlikte yatırım olanakları da genişlemektedir. Gelişmekte olan ülkelerin hükümetleri yabancı yatırımları çekebilmek için dış ticareti engelleyici uygulamaları gevşetmekte ve vergi rekabetine girişmektedirler. Devletin gelirlerinde oluşan azalmanın sosyal maliyeti ise hükümetlerin eğitim, sağlık, sosyal güvenlik hizmetlerinde eksiklik olarak ülke yaşayanlarına özellikle düşük gelir gruplarına yansımaktadır. Bu hizmetlerin yeterli alınamaması ise gelecekte karşılaşılacak işsizlik, suç oranlarında artış, kontrolsüz nüfus artışı gibi problemlerin kaynağı olmaktadır. Yatırımlarla ilgili bir diğer sorun ise, uluslararası pazarda rekabet gücüne sahip yurtiçi yatırımlar zamanla gelişmiş ülkelere doğru kaymakta ve bu ülkelerin ekonomilerine hizmet etmek eğilimindedirler.
Sözünü ettiğimiz temel nedenlerden ötürü gelir dağılımındaki eşitsizlik giderek artmaktadır. Küreselleşme sürecine uyum sağlayabilen ülkeler yoksullaşmamakta fakat aldıkları pay azalmaktadır. Ayrıca sürecin ülke içinde yarattığı sorunlardan kendini koruyabilecek güçte olanlar ile düşük gelir grupları arasındaki fark artmaktadır. Ulusal düzeyde etkilerini daha sonra ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

5.G-7 VE G-20 ÜLKELERİ

G-7 (G-8) grubu ilk olarak 1975’te bir araya toplanmıştır. Bu dönemde yaşanan petrol fiyatlarındaki hızlı yükseliş, artan enflasyon ve işsizlik gibi sorunlara eşgüdümlü politikalar izlemek istemiyle oluşturulan grubun temel amacı dünya ticaret ve para sistemlerinin düzenli işleyişini geliştirmektir.
G-20 grubu ise uluslararası finansal istikrarı geliştirme amacıyla sanayileşmiş ülkeler ve yükselen pazarlar arasındaki politika sorunlarını gözden geçirmekte, bu konularda çalışmalar yapar ve tartışma ortamı doğmasını teşvik etmektedir.

G-7 ÜLKELERİ GSYİH’LARI (MİLYAR $)

1990 1999
ABD 5.554 8.709
Almanya 1.720 2.081
Fransa 1.195 1.410
İngiltere 976 1.374
İtalya 1.094 1.150
Japonya 2.970 4.395
Kanada 573 612
G-7 toplam GSYİH 14.081 19.731
Dünyadaki Payı %65,8 %65,3
Kaynak: World Development Report, 2000/2001




G-20 ÜLKELERİ GSYİH’LARI (MİLYAR $)

1990 1999
ABD 5554 8709
Almanya 1720 2081
Arjantin 141 282
Avustralya 297 390
Brezilya 465 760
Çin 355 991
Endonezya 114 141
Fransa 1195 1410
Güney Afrika 112 131
Güney Kore 253 407
Hindistan 323 460
İngiltere 976 1374
İtalya 1094 1150
Japonya 2970 4395
Kanada 573 612
Meksika 263 475
Rusya 579 375
Suudi Arabistan 105 129
Türkiye 151 188
G-20 Toplam GSYİH 16142 23293
Dünya Payı %75,5 %77,1
Kaynak: World Development Report, 2000/2001


Dünya GSYİH’larının %65’ini elinde bulunduran G-7 ve %75’ine sahip G-20 grupları, bu ağırlıkları oranında uluslararası ekonomiye yön vermekte ve küreselleşme sürecinin temelini oluşturmaktadırlar.
Grafiklerde ‘90 ve ’99 yılları arasında artışın olmadığını görmekteyiz. Ancak bu ülkelerin dışında kalan ülkelerde yaşana hızlı nüfus artışı nedeniyle kişi başına düşen gelirler düşmektedir.

6.DÜNYADA YOKSULLUK SORUNU

Gelir dağılımında yaşanan eşitsizliğin en önemli sonuçlarından biri yoksulluktur. Dünyada belli bölgeler yaşanılan kıtlık, savaş, doğal felaketler sonucu kaynaklarını ve üretim olanaklarını kaybetmiştir ancak yoksulluk, küreselleşme sürecinde dünya çapında artmıştır.
Dünya nüfusunun yüzde 10’u mal ve hizmetlerin yüzde 70’ini üretmekte ve dünya toplam gelirinin yüzde 70’ini almaktadır. Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı ise günde 2 dolardan daha az bir gelirle yaşamaktadır. Dünya nüfusunun yüzde 50’sini oluşturan bu 3 milyar insanın dünya üretimindeki payı sadece yüzde 6’dır.


GÜNDE BİR DOLARDAN AZ GELİRLE YAŞAYAN NÜFUS (MİLYON KİŞİ)

1987 1990 1998
Doğu Asya ve Pasifik 417,5 452,4 267,1
Doğu Asya ve Pasifik (Çin hariç) 114,1 92 53,7
Doğu Avrupa ve Orta Asya 1,1 7,1 17,6
Latin Amerika ve Karayipler 63,7 73,8 60,7
Orta Doğu ve Kuzey Afrika 9,3 5,7 6
Güney Asya 474,4 495,1 521,8
Sub-Saharan Afrika 217,2 242,3 301,6
Toplam 1183,20 1276,40 1174,90
Çin Hariç Toplam 879,8 915,9 961,4
Kaynak: Dünya Bankası, Global Economic Prospects and the Developing Countries 2001

Dünya bankası verilerine göre dünyanın 1/5’i günde bir dolardan bununla beraber yarısı da 2 dolardan az gelirle yaşamaktadır. Uluslararası alanda kişisel gelir dağılımı eşitsizlik arzetmekte.
Seksenlerden sonra gittikçe kuvvetlenen liberalizasyon akımıyla beraber oluşan küreselleşme ile bu dönemde ortaya çıkan artan yoksulluk arasında pozitif ilişki kurulabilir. Genel toplamda rakamlar pek değişmediyse de Çin’in piyasa ekonomisine bu dönemlerde girerek önemli bir yer kazandığı hesaba katılıp yeni bir toplam ele alınırsa yoksulluktaki artış gözlenebilmektedir.


Sonraki Konu


Alabalik Yetistirme Ciftligi Projesi


Duyuru

Facebook sayfamiza üye olun


Duyuru
Sitemizde güncelleme çalismalari devam etmektedir.
Görüs ve önerilerinizi bizimle paylasabilirsiniz ! mail adresimiz : endustrimuhendisligi@hotmail.com