» Ic Borclanmanin Özel Yatirima Etkisi -2

Yayinlanma Zamani: 2011-12-12 01:04:00





Türkiye'de Kamu Kesimi iç Borçlanmasının Özel Yatırım Harcamaları  Üzerindeki Etkisi

2.4. Kamu Tercihi ve Anayasal ıktisat Yaklaşımı

ıkinci Dünya Savaşı'ndan sonra M. Buchanan'ın öncülüğünde ekonomik sorunlara çözüm getirmek amacıyla geliştirilen çağdaş iktisadi yaklaşımlardan biri de Kamu Tercihi Teorisi'dir. Kamu tercihi yaklaşımının temelinde Neo-Klasik iktisatçıların geliştirdiği "Piyasa Baraşırızlığı Teorisi"ne karşılık  geliştirdikleri "Devletin Başarısızlığı Teorisi" vardır (Dileyici ve Özkıvrak, 2006: www.canaktan.org).

Buchanan'a göre, devletin başarısızlığında Keynesçi iktisadi anlayış doğrultusunda hareket eden akademisyenler, bürokratlar ve politikacılar önemli bir yere sahiptir. Çünkü Keynesçi iktisat, devletin ekonomiye aktif müdahalesini görür. Dolayısıyla, bu müdahaleci devlet anlayışı kamu sektörünün zaman içerisinde büyümesine yol açmıştır (Güngör, 2006: www.ceterisparibus.net).

Kamu tercihi iktisatçıları, devletin büyümesinin nedenlerini ve sonuçlarını analiz etmişlerdir. Onlara göre kamu sektörünün büyümesi bir takım ekonomik ve politik yozlaşmalara neden olur. Örneğin, bütçe açıkları ekonomik yozlaşmanın bir türünü oluşturmaktadır. Çünkü kamu sektörünün yeni fonksiyonlar üstlenmesiyle birlikte kamu harcamaları kamu gelirlerinden daha hızlı bir şekilde

artmaktadır. Bütçe açığı ortaya çıktığında bunun nasıl finanse edileceği gündeme gelmektedir. Bütçe

açıklarının finansmanı vergiler, iç ve dış borçlar veya para basımı yoluyla karşılanabilir.

Bütçe açıklarının borçla finansmanı ile karşılanmasının getireceği önemli problemlerden birisi de

gelecek nesillerin vergi yükünün artacak olmasıdır. Yaşayan nesillerin gönüllü olarak devlete

verdikleri borçların anapara ve faizlerinin ödenmesi için gerekli vergi artışını gelecek nesiller

yüklenmek zorunda kalacaktır. Çünkü borçlanmanın yükü, borçlanmanın gerçekleştirildiği dönemde

değil; borçların anapara ve faizlerinin ödenmesi esnasında ya da sonrasında ortaya çıkar. Dolayısıyla

borç yükünü taşıyanlar yaşayan bu nesiller değil; gelecek nesiller olacaktır.

Kamu tercihi teorisyenleri, bu ekonomik ve siyasal sorunları gidermenin tek yolunu, devletin güç ve

yetkilerinin sınırlandırılmasında görmektedirler. Bu çerçevede bu teoriyi savunanlar devletin güç ve

yetkilerinin sınırlandırılmasını öngören "Anayasal ıktisat Teorisi"ni geliştirmişlerdir (Dileyici ve

Özkıvrak, 2006).

2.5. Yeni Klasik Yaklaşım

Yeni klasik iktisatçıların Keynesçi teoriye ve Keynesçi makro modellere yönelik eleştirilerinin temel

nedenini, 1960'lı yıllarda başlayan ve şiddeti gittikçe artan enflasyon ve işsizlik oluşturmuştur. Bu

problemler modası geçmiş sayılan sıkı para ve dengeli bütçe gibi "Klasik" ilkelerin bir sonucu olarak

doğmamıştır. Aksine modern Keynesçi doktrinin, enflasyon riski taşımasına rağmen reel büyümeyi

ve artan istihdamı taahhüt eden geniş bütçe açıklarını ve yüksek oranlı parasal genişlemeyi gerektiren

politikaları sonucu ortaya çıkmıştır (Lucas ve Sargent, 1982:295).

Yeni klasik yaklaşımda, kamu harcamaları özel kesimin ekonomik faaliyetlerini dışlamaktadır. Çünkü,

Yeni klasiklere göre, toplam özel tasarruf (toplam çıktı-özel tüketim) hükümet harcamaları

tarafından ya vergilerle ya borçlanmayla yada para arzı artışı ile emilmektedir. Bununla birlikte

hükümet harcamalarının finanse ediliş şekli kamu harcamalarının etkinliğini belirleyen önemli bir

faktördür (Byrns ve Stone, 1992:315).

Öte yandan, Yeni klasik iktisatçılar, klasik ve monetarist iktisatçılar gibi kamu harcamalarının vergiler

veya halktan borçlanarak karşılanmasının, özel tüketim ve yatırım harcamalarında veya ithalatta meydana gelebilecek bir azalma ile karşılanacağını kabul etmektedirler. Bu durumda, kamu
harcamalarındaki artışın vergilerle veya borçlanma yoluyla finanse edilmesi özel sektör harcamalarını dışlayacaktır. Dolayısıyla, kamu harcamalarındaki bir artışın istihdam ve milli gelir düzeyi üzerinde
herhangi bir etkisi olmayacaktır.
Kamu harcamalarının iç borçlarla finanse edilmesinin ekonomi üzerinde herhangi bir etkisinin
olmayacağına savunan bir diğer Yeni Klasik görüş de "Ricardo Denklik Teoremi"dir. ılk defa David
Ricardo (1817,1820) tarafından ortaya konan ve daha sonra Robert Barro (1974) tarafından
geliştirilen Ricardo Denklik Teorisi Barro'nun 1974'de yazdığı "Are Government Bonds Net
Wealth? (Devlet tahvilleri net servet midir?)" isimli çalışmasıyla gündeme gelmiş ve o günden beri
de yoğun akademik araştırmalara ve tartışmalara neden olmuştur (Özbilen, 2006).
Barro, bütçe açıklarındaki artış nedeniyle devletin ihraç ettiği borç senetlerindeki artışın bireylerin
refahını artırmayacağını iddia etmektedir. Çünkü, bireyler, devletin borcundaki artışların ileride vergi
artırımı yoluyla kendilerine yansıyacağını tahmin edeceklerinden, bugünkü tüketimlerini azaltırlarken
tasarruflarını artıracaklardır. Tasarruflardaki artış miktarı, devletin borçlandığı artış miktarına eşit
olacaktır. Bu nedenle, Barro'ya göre, kamu harcamalarının borçlanmayla veya vergilerle karşılanması,
toplam talep, reel faiz oranları ve sermaye birikimi üzerinde herhangi bir etkisi olmayacaktır (Barro
1974'ten aktaran; Saxton, 2003). Yani, iç borçlarla vergilemenin ekonomi üzerinde etkilerinin denk
olacağı ifade edilmektedir. Ayrıca, R. J. Barro, R. C. Kormendi, P. Evans gibi Yeni Klasik iktisatçılar,
Keynesçi iktisatçıların tersine, bireylerin gelecekte konulması beklenen vergileri tam olarak
algılayarak, fedakârca bir davranışta bulunacaklarını ifade etmektedirler. Onlara göre bireyler,
gelecekte konulacak vergileri ödemek için, gelecek kuşaklara aktaracaklardır. Dolayısıyla, devlet
tahvillerinin özel sektörün net servetine dahil edilmemesi görüşünü savunmaktadırlar (Özbilen,
2006).
Ancak, Ricardo denklik teorisi makul olmayan varsayımlar içerdiği için eleştirilmektedir. Örneğin,
tüketicilerin çoğunluğunun, hükümetin cari harcamalarının gelecekteki vergiler anlamına geleceği
hakkında yeterli bilgiye sahip olduğunun varsayılması, gerçekçi bir yaklaşım değildir. Ayrıca
tasarrufların, artan açıkları dengeleyecek kadar artacak olması da diğer bir eleştiri noktasını
oluşturmaktadır (Bernheim, 1989:55-72).
3. Türkiye'de Kamu Kesimi ıç Borçlanması ve Dışlama Etkisi
Türkiye'de kamu harcamalarının iç borçlanmayla finanse edilmesi durumu çok eskilere dayanmaz.
1923 yılında Cumhuriyetin kuruluşundan sonra iş başına gelen hükümetler, Osmanlı döneminde
borçlanmanın olumsuz etkilerinin tazeliği nedeniyle devletin iç borçlanması kadar bütçe açıklarına
da "klasik maliye" anlayışı doğrultusunda bakmışlardır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, Osmanlı
borçlarının bir bölümünü ödemeyi kabul ederek ağır bir borç yükü altına giren genç Türkiye
Cumhuriyeti, ilk borç tahvilini 1933 yılında çıkarmıştır. 1933'lü yıllara kadar öncelikli hedef halkın
güvenini kazanmak ve özellikle de bankalar ve diğer sermaye kaynaklarının geliştirilmesi iken,
1933'den sonra ise kalkınmanın finansmanı amacına yönelik olarak iç borçlanmaya büyük önem
verilmiştir. ıç ve dış borçlar, özellikle alt yapı harcamalarının finansmanında kullanılmıştır (Kerimoğlu,
2004).
Türkiye, 1980 yılı başında istikrar ve yapısal uyum programı uygulamaya başlamış ve 1980'li yılların

ortalarına doğru kamu borçlanma gereksinimi önemli miktarda azalmıştır. Bu yıllarda, bütçe

açıklarının finansmanında hazine bonosu ve devlet tahvili hükümetlerin tercih ettiği bir finansman

aracı olmamış, söz konusu açıklar Merkez Bankası kaynaklarına başvurularak finanse edilmiştir. 1985

yılında iç borçlanma yapmak amacıyla hazine bonosu ve devlet tahvili satışında ihale yöntemine

geçilmesiyle Merkez Bankası kaynaklı finansman azaltılmaya çalışılmıştır (Oskay, 2004a:125).

1980'li yılların sonlarına doğru kamu finansman açığındaki artışlar, 1990'lı yıllara gelindiğinde kamu

kesimi borçlanma gereğini ve buna bağlı olarak iç borç stokunu artırmıştır (Özatay, 1995: 17).

Özellikle 1990 yılından itibaren her yıl iç borç stoku bir önceki döneme göre yıllık ortalama %70-

90 oranında artmıştır. Bu durum devletin her geçen yılda kaynak ihtiyacının arttığını ve olağan kamu

gelirleri ile karşılanmayan giderlerin borçlanma yoluyla karşılanmaya çalışıldığını göstermektedir

(Oskay, 2004b:225).

Toplam iç borçlanmalar 1980-1990 döneminde GSMH'ın yıllık ortalama %2.3'üne eşit iken, 1991-

1998 döneminde ise bu oran %9'a yükselmiştir. Bu da bütçe açığının finansmanı için, bu dönemde

Merkez Bankası kaynaklarından büyük ölçüde yararlanıldığını göstermektedir. 1980-2003 yılları

arasında tahvil ve bono ihraç gelirleri toplam borç servisinin ortalama %90'ını oluşturmuştur. Bu

durum, yatırımlara tahsis edilebilecek fazla bir bakiye kalmadığını göstermektedir. Burada

hatırlatılması gereken bir konu, borçlanmaların servis gerekleri, öbür yılın borçlanmalarının

gerekçesini oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, Hazinenin, borçlarını ödeyebilmek için borçlanmak

durumunda kalması, bütçe açıklarının sürekliliğinin bir göstergesi olmuştur. Diğer taraftan, 1990'lı

yıllarda kamu açığı ve buna bağlı olarak borç stokundaki hızlı artış aynı zamanda faiz oranları üzerinde

baskı yaratarak faizlerin yükselmesine neden olmuş, faizlerdeki yükseliş ise devletin borçlanma

gereğini olumsuz yönde etkileyerek, iç borç-faiz kısır döngüsüne girilmiştir. Ayrıca, iç borç faiz

oranlarındaki yükselişin, özel sektörün yatırımlarını olumsuz etkilediği ve bir dışlama etkisi yarattığı

da söz konusudur (Kesbiç ve Bakımlı, 2004: 48-51).

Grafik 1, 1990-2003 dönemi iç borç stokundaki değişim ile iç borçlanma faiz oranları arasındaki

ilişkiyi göstermektedir. Grafikten, iç borç stokundaki değişim ile faiz oranlarındaki değişimin paralel

bir seyir izlediğini görmekteyiz.

 

Kaynak: DPT (2004, s.63 ve s.85)'den alýnan veriler kullanýlarak düzenlenmiþtir.
Þekil 1. Hazine Ýç Borç Stoku ve Faizlerdeki Deðiþim (%)

 

Türkiye'de kamu iç borçlanmasının özel yatırım harcamalarını dışlayıp dışlamadığını görebilmek için,

rezerv para veya Merkez Bankası parası içinde kamu payının artıp artmadığına bakmak yeterli

olacaktır. Eğer kamunun payı artmışsa, Hazine özel kesim fonlarını azaltmıştır diyebiliriz.

Türkiye'de Merkez bankasınca verilen özel ve kamu kesimleri arasında rezerv para bileşimi

incelendiğinde, kamu kesiminin payının 1980-1983 döneminde azaldığı, ancak bu dönemden sonra

sürekli arttığı ve 1992'de üç haneli rakamlara ulaştığı görülmektedir. Bu durum, Hazine'nin rezerv

paranın tamamını kullandığı ve hatta ötesine geçtiğini göstermektedir (Kesbiç ve Bakımlı, 2004:49).

Grafik 2, 1980-2003 yılları arasında hazine borçlanmalarının rezerv para artışındaki paylarını

göstermektedir.

Kaynak: Keskiç ve Bakımlı (2004, s.51)'den alınan veriler kullanılarak düzenlenmiştir.

şekil 2. Hazine Borçlanmasının Rezerv Para Artışındaki Payı (%)

Finansal anlamda dışlama etkisinin olup olmadığının test edilmesinin bir başka yolu ticari bankaların
özel kesime açtığı krediler ile tahvil ve bono stokunun toplam aktifler içindeki payına bakmaktır.
1980-1990 dönemine egemen olan eğilim, banka kaynaklarının giderek azalan oranda özel kesime
açılan kredilere yönlendirilmiş olmasıdır. Ancak 1990 yılına gelindiğinde bu oranda bir artış
kaydedilerek %52.2 düzeyine ulaşılmıştır. Bundan sonraki dönemde ise bu oran 1997 yılı hariç
(%56,2) devamlı düşme eğilimi içine girmiş ve 2002 yılında %20'lere kadar gerilemiştir. Buna karşılık,
banka aktifleri içinde devlet tahvili ve hazine bonolarının payının 1980-2002 döneminde düzenli
olarak arttığı, %52'den %127'ye yükseldiği görülmektedir. Bu durum, banka kaynaklarından kamu
kesimine aktarılan fonlarda nispi bir artış olduğuna işaret etmektedir.
Ayrıca, ticari banka aktiflerinde yer alan tahvil ve bono stokunun özel kesime açılan kredilere oranı
dikkatle bakıldığında, bu oranın 1980-1998 döneminde ortalama 0.3 olduğu, ancak 1999 yılından
sonra hızla arttığı ve 2001 yılında 1.8 ve 2002 yılında da 2.5'e yükseldiği görülmektedir (Kesbiç ve
Bakımlı, 2004:51). Diğer yandan, kamunun en büyük fonlayıcısı olan bankaların aktif büyüklükleri,
yıllar itibariyle artış gösterir iken bu durum reel sektöre yansımamış ve verilen ticari kredilerin

GSMH'ye oranı yıllar itibariyle sabit bir seyir izlemiştir. Kredi-Mevduat oranlarına bakıldığında da

kredilerdeki daralmanın boyutları daha iyi bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 1986'da 100 birim

mevduatın 70 birimi kredi olarak reel sektöre aktarılır iken, 2001 yılında ancak 31 birimi reel sektöre

aktarılmıştır. Bu durum kamu iç borçlanmasının yarattığı dışlama etkisinin boyutunu açık bir şekilde

göstermektedir (Aydın, 2002).

Özet olarak, Türkiye'de Kamu, yüksek faizli, vergiden muaf ve risksiz borçlanma senetleriyle

ekonomideki tasarrufların büyük bir kısmının kamu kesimine akmasını sağlamıştır. Buna paralel

olarak, devletin rekabet gücüne zayıf kalan özel sektörün, talep ettiği fonların maliyeti yükseldiği gibi

miktarı da azalmıştır. Çünkü Türk mali sisteminde hakim güç olan bankacılık sektörü mevduat

kaynaklarını yüksek getiri sağlayan ve de özel sektöre açacağı kredilere göre avantajlı olan borçlanma

senetlerine plase etmeyi tercih etmiş ve özel sektörün dışlanmasına neden olmuştur (Yülek, 1999:

314; Günal, 1999: 336). Kamu, banka kesimi aracılığıyla özel tasarrufları kamu finansmanı için

kanalize ettiği gibi, 1992 uygulanmaya başlanan, halka doğrudan iç borçlanma senetleri satışıyla, özel

kesim birimlerinin de tasarruflarına yönelmiştir. Bu şartlar altında özel kesimin dışlama etkisiyle mali

piyasalardan dışlanmasının boyutu da büyümüştür (Tuna, 1999: 319).

4. Türkiye'de Kamu Kesimi ıç Borçlanmasının Özel Yatırımlar

Üzerindeki Etkisinin Ekonometrik Analizi

4.1. Yöntem ve Veriler

Türkiye'de kamu iç borçlanmasının özel yatırım harcamaları üzerinde bir etkisinin olup olmadığını

ekonometrik olarak test edebilmek için, teorik ve ampirik literatür çerçevesinde bir doğrusal özel

yatırım harcama modeli aşağıdaki gibi oluşturulmuştur:

 

Burada;
YAT: Sabit fiyatlarla özel yatırım harcamalarını,
KKSY: Kamu kesimi sabit sermaye yatırımlarını,
BORÇ: ıç borç stokunu,
RGSMH: Sabit fiyatlarla reel GSMH'yı,
FAıZ: Devlet iç borçlanma faiz oranlarını,
ENF: TEFE cinsinden enflasyon oranlarını,
ut: hata terimini göstermektedir.

Özel yatırım harcamaları denkleminde yer alan açıklayıcı değişkenlerin beklenen katsayı işaretleri

Tablo 1'de sunulmaktadır.

Tablo 1. Açıklayıcı Değişkenler ve Beklenen Katsayı ışaretleri

Özel ve kamu kesiminin aynı alanlara yatırım yapmaları durumunda, kamu yatırımları özel yatırımlar
üzerinde bir dışlama etkisi yaratabilecektir. Yatırım alanlarının farklılaştığı durumlarda, özellikle kamu
kesiminin alt yapı yatırımlarına yöneldiği koşullarda ise, kamu ve özel yatırımlar "rakip" değil,
"tamamlayıcı" (crowding in) özellik kazanacaktır (Kesbiç ve Bakımlı, 2004:42). Kamunun alt yapı
yatırımları özel sektörün yatırımlarını kolaylaştırmakta, karlılığı artırmakta ve dolayısıyla sermaye
birikimine de katkı sağlamaktadır (Ghali, 1998). Konuyla ilgili yapılan ampirik çalışmalarda, kamu
yatırımlarının özel yatırımlar üzerindeki pozitif etkilerinin, başka bir deyişle, tamamlayıcılık etkisinin
çoğunlukla uzun dönemde gelişmekte olan ülkelerde çıktığı görülürken, gelişmiş ülkelerde ise kısa
ve uzun dönemde kamu yatırımlarının özel kesim yatırımları üzerinde dışlayıcı etkisinin olduğu
saptanmıştır (Oshikoya, 1994).
Diğer bir açıklayıcı değişken iç borç stokunun özel yatırım harcamaları üzerinde olumsuz bir etkide
bulunması beklenilmektedir. Çünkü kamunun iç borçlanma yoluyla, özel kesimin tasarruflarının
büyük bir kısmının kamu kesimine aktarılması özel kesimin yatırım amaçlı kullanacağı fon miktarını
azaltacağı düşünülür.
Ekonomik büyümedeki artışın ise, özel kesim yatırım harcamalarını artırabilecek diğer bir değişken
olarak göz önüne alınmaktadır.
Kamu kesimi sabit sermaye yatırım değişkenin de olduğu gibi, enflasyon oranları da özel yatırım
harcamalarını pozitif veya negatif yönlü etkileyebilir. Bir taraftan enflasyonist bir ortam girişimcilerin
para hayaline kapılmalarına yol açarak yatırım harcamalarını olumlu etkileyebilecek iken, diğer
yandan, enflasyonun piyasalarda yaratabileceği belirsizlik ve maliyet artışları dolayısıyla özel yatırım
harcamalarını olumsuz etkileyebileceği düşünülebilir. Ayrıca, kamunun iç borçlanmasındaki artışla
birlikte faiz oranlarındaki bir artışın, girişimcilerin yatırım maliyetlerini artırabileceği düşünüldüğünden,
faiz oranlarıyla özel sektör yatırımları arasındaki ilişkinin de negatif yönlü olması beklenecektir.
Uygulamalı ekonometrik çalışmalarda genel olarak kullanılan En Küçük Kareler (EKK) gibi geleneksel
tahmin yöntemleri, değişkenlerin kovaryansının ve ortalamasının sabit ve zamandan bağımsız
olduğunu varsaymaktadırlar. Ancak, makro değişkenlere uygulanan birim kök test sonucu bu
varsayımların her zaman geçerli olmadığını ortaya çıkarmıştır.


Sonraki Konu :

a


Duyuru

Facebook sayfamiza üye olun


Duyuru
Sitemizde güncelleme çalismalari devam etmektedir.
Görüs ve önerilerinizi bizimle paylasabilirsiniz ! mail adresimiz : endustrimuhendisligi@hotmail.com